Hayırsız Referandum

12 Eylül referandumu geldi ve geçti. Tartışmaları devam ediyor. Hatta kavgalar bile ediliyor. Genel seçimlerde edilmeyen hakaretler referandum nedeniyle edildi. Hakaretlerin bu denli ağır olmasının nedeni, ortada sevabıyla günahıyla siyasilerin olmasından ziyade; evet veya hayırın memleket meselesi haline getirilmesiydi. Bu konunun günden güne memleketin hayrına olmayacak bir hal alması nedeniyle ben de bir şeyler söylemek istedim. Evet eşit değildir Akp. Akp’ye hayır, anayasa değişikliğine evet diyen biri olarak. Akp dört dörtlük bir anayasa hazırlamadı ama sivil bir anayasaya geçilmesi için bu işe bir yerden başlanması gerek diyerek…

Evetçiler ve hayırcılar. Bir yanda ne pahasına olursa olsun devlet eliyle yapılan zulümlere dur demek isteyen vatandaş. Diğer yanda devletin sözde menfaatleri için milletin gerekirse ezilmesine razı olan vatandaş. “Sözde menfaat” diyerek kişisel yorumumu katıyor ve yazıyı objektiflikten uzaklaştırıyor olabilirim. Bunun sebebi ise kendi insanlarıyla barışık olmayan bir devletin er-geç yıkılacağına olan inancımdır. Anayasadaki, Türkiye’nin “demokratik”, “laik” ve “sosyal” bir “hukuk devleti” olduğu maddesi de bundan yola çıkarak konulmuş olmalıdır.

Referandumda hayır demeyi tercih eden kesimle ilgili yaptığım kişisel ve istatistiki olmayan tespite göre; hayırı tercih edenler ekonomik olarak hayatından şikayetçi olmayacak derecede iyi bir gelir düzeyine sahip olan, Avrupai yaşayan ancak Avrupa, ABD vs. hiçbir yabancı devlete sıcak bakmayan kişilerin ağırlıkta olduğu bir kesimdir. Yani düzenli bir geliri olan ve bu geliri ile ortalama bir hayat arzulayan ve bu sayede arzuladığı hayatı yaşayabilen, “mevcut halinden şikayetçi olmaması sebebiyle” hayatına belli bir standartta devam edebilecek olanlardır. Statükodan yana olanlar demek de yanlış olmayacaktır.

- Türkiye mevcut yasalarıyla “sosyal” bir devlet değildir. Çünkü paran yoksa devletten bir hayır göremediğin gibi üstüne bir de köstek yersin. Devlet insan için değil, insanlar devlet içindir. Devletlerin çıkış mantığına aykırı olarak…

- Türkiye “demokratik” değildir. İnsanlara seçme hakkı verilmiştir ancak tercihleri “büyükler“in tercihleriyle bir yerlerde kesişmiyorsa müdahaleye maruz kalır. Bazı uyarılara rağmen hala kesime yoksa askeri müdahale yapılır. Yani insanlar bilinçli olarak yıldırılır. “Askeri müdahaleye karşıyım” diyenler “asker”=“devletin bekası“dır, “askerin müdahalesine karşı olmak, vatan hainliğidir” yaftası yapıştırılarak bertaraf edilir.

- Laikliğin uygulanması noktasında  sorunumuz olduğunu sanmıyorum. Zira yasalar hazırlanırken dini kaygılara yer verilmemektedir.

- Türkiye bir “hukuk” devleti de değildir. Hukuki sistem vardır. Yargıçlar, savcılar, avukatlar vardır. Ancak önemli meselelerde “devlet menfaatleri” adına yetkili olduğunu iddia eden ve her şeyden üstün olan gruplar da vardır. Yani tamamen haklı olunan bir durumda bile birileri sizin haksız olduğunuza hükmedebilir. Oysa ki Türkiye bir hukuk devleti olsa, sanık devletin kendisi bile olsa adalet tecelli edebilmelidir.

Bunca laftan sonra kastettiğim şey şudur: AKP’nin kendi başına hazırladığı ve Türkiye’nin devlet tanımındaki demokratiklik, sosyallik ve hukuk devleti olma özelliklerini getireceği iddia edilen anayasa, –tüm bunları getirmek için değilse bile– en azından değişimi başlatması açısından gereklidir. “Akp bu yasayı kendini kurtarmak için çıkardı” söylemine de katılmıyorum. 30 sene önce darbe yapan Evren bir değişiklikle yargılanabilir hale geliyorsa, bir sonraki hükümet Akp’li vekilleri yargılayabilecek düzenlemeyi neden yapamasın?

Ben, kendisini Türkiye’de kendi devleti tarafından kıskaca alınmış biri olarak hissediyorum ve inanıyorum ki 22 milyon seçmen de kendini bu şekilde hissediyor. Hayır diyenlerin içerisinde kendini devleti tarafından zulme uğruyor olarak hissettiği halde “Akp memleketin bırak kendisini, anasını bile belledi/belleyecek” düşüncesiyle evet demeye karşı çıkanlar olduğu kanaatindeyim.

Hal böyleyken;

Demokratik olduğu iddia edilen bir ülkede, demokratik olarak yapılan bir referandum sonucundan memnun olmayan kişiler hangi hakla evet diyenlere hakaret edebiliyor, cahillikle suçlayabiliyor anlayamıyorum. “Diktatörlük gelsin mi?” sorusu için referandum yapılsa ve sonuç evet olsa, “hayır” diyenlerin özgürlükleri kısılacağı için, evet diyenlere kızmalarına hak verebilirdim. Ancak herkes için sosyal hakların artmasını sağlayacak değişiklikler varken bu öfke neden? Yukarıda belirttiğim gibi “Ben zaten iyi durumdayım, şikayetim yok. Değişiklikler ya zararıma olursa?” diye korkuluyor olmasından sanırım. Ama öyle bile olsa bu onları sadece hayır demeleri için haklı kılacaktır. Hakaret etmek için haklı bir neden olamaz. Hele bir de onca yıllık arkadaşlarıyla bozuşanlar var ki onu hiç aklım almadı. Ne istiyorlar yani? Tamamen kendileri gibi düşünenlerin olduğu bir toplum mu? Bir kişi kendisi bile her gün aynı doğruya sahip değilken nasıl olur da koca bir toplumun aynı doğrularla yaşamasını arzulayabilir?

Son olarak:

Ülkede son zamanlarda fırtınalar koparan birkaç konu hakkında görüş belirtmek isterim. Kürt meselesi, anayasa değişikliği, komşularla sıfır sorun politikası, Ortadoğu ile yakınlaşmalar vs.

Risk olmadan başarı olmaz denir. Ülke olarak da statükocu anlayışla onlarca yıl kendi etrafımızda dönüp durmaya devam etmemizdense, bazı riskler içerse dahi sorunlarımızı çözüp, büyük bir dünya devleti olmaya gayret etmemiz gerekmektedir. Her anımızda Yunanlar batıdan saldırırsa, Kürtler bölünürse, Araplar arkadan vurursa, kuzey-doğu Ermeniler’e verilirse, Türkiye İran/Malezya olursa vs. vs. diye sürekli birbirimize girmemizdense artık bir şeyleri değiştirmemizi, yapılan değişikliklere sahip çıkmamızı ve olmasından korktuğumuz olumsuzluklardan biri gerçekten olursa onu o zaman düşünmemizi yeğlerim.

Türkiye bölünüyor mu? Hayır! Değişen bir şey yok. Bu ülke insanları hiçbir zaman %100 bir partiyi veya bir kararı desteklemedi. Hiçbir ülkenin insanları böyle bir şey yapmıyor. Türkiye’de olan şey, medyanın “aha işte Türkiye bölünüyor” çığırtkanlığı ile insanlarda bölünme duygusu oluşturmasıdır.

Türk Milleti artık karakteri yüksek bir millet olmalıdır, çalışkan olmalıdır, zeki olmalıdır, birlik ve beraberlik içerisinde güçlükleri yenmesini bilmelidir.

Umarım bir gün bir olmayı öğrenebiliriz. Bunun için de aynı gemide olduğumuzun farkına varabilmemiz ve ne yapsak da bunun böyle devam edeceğini görebilmemiz mutlaka gereklidir.

Türkler olarak artık öz eleştiri yapmayı öğrenmeliyiz. Öyle dört dörtlük bir millet falan da değiliz. Bir bardak suda fırtınalar koparan, bir türlü kendisiyle barışamayan eziklerden oluşan bir toplumuz.

Türkiye’nin keşmekeşliğinin konu olduğu bir fıkra ile sonlandırıyorum.

Dört samimi arkadaş aynı arabada yolculuk ederken trafik kazasında ölürler. Azrail “Türk cehennemine mi yoksa avrupa cehennemine mi gitmek istersiniz?” diye sorar. “Fark nedir?” diye sorarlar. Azrail “Avrupa cehenneminde her gün bir kepçe Türk cehenneminde her gün bir kova bok yersiniz” der. Üç tanesi “biz Türk doğduk, Türk ölürüz” der. Bir tanesi ise uyanıktır, Avrupa cehennemini seçer. Ve aradan epey zaman geçer Avrupa cehennemindeki adam artık kepçe kepçe yemekten bıkmıştır, arkadaşlarının durumunu merak eder, hallerini görmek için ziyarete gider. Oysa onlar şen şakrak gülerek karşılarlar onu. Dayanamaz sorar: “Ben bir kepçesini hazmedemezken siz her gün bir kova bok yiyip nasıl bu kadar neşeli olursunuz?” “Oğlum oğlum” derler “Burası Türk cehennemi, bir gün bok olur kova olmaz, bir gün kova olur bok olmaz, 3 aydır bir bok yediğimiz yok!”

  1. Yorum yok.

  1. Geri İzleme yok.

 

Page optimized by WP Minify WordPress Plugin