Devlet Baba
Türkler’de devlete “baba” denmesinin temelleri Göktürk’ler zamanına kadar dayanıyormuş. Aile içinde babaya biçilen rolü düşündüğümüzde devletten beklenecek olan ailedekilerin ihtiyaçlarını karşılaması, koruması, kollaması vs. gibi davranışlar olmalıdır. Şu an sahip olduğumuz devlet babaya baktığım zaman, milletin anasını bellemekten başka bir icraati olmayan bir baba görüyorum. Hani babalar vardır, filmlerde görürüz genelde. Her şeyi eline yüzüne bulaştırmış bir baba. Çocuklarını, karısını çalıştırıp onlardan gelen parayla sabahlara kadar meyhane köşelerinde sızar ve eve geldiğinde baskı ve zorbalıkla zulmeder. İşte benim gördüğüm “devlet baba” da artık öyle bir baba olmuş durumda.
Milletçek çok sevdiğimiz “vatan kurtarma” tartışmalarında konulardan bir tanesi “devlet baba“yı eleştirmeli mi yoksa eleştirmemeli mi? Zaten dış düşmanları çok olan (düşman gerçekten çok mudur yoksa herkesi düşman görmenin bir sonucu mudur ayrı bir konu) bir devletin içten de eleştiriye maruz kalması onu dünya arenasında zayıf düşürür mü? Devlete zeval gelmesin diye devletin her türlü zulmüne “eyvallah” mı denmelidir? Bunlar tartışmaya açılmalı mıdır?
Herkes gibi ben de halimize üzülüyorum. Herkes bir yer bulup oradan dertleniyor. Benimkisi devletin milletine ettiği zulümden mütevellit olan derttir. Benim canını hiçe sayması ve karşılığında dini olarak yüce bir makam olan şehitlikle avutmasıdır kanıma dokunan. Hele bir de Allah’la cennetle işi olmayanların kapı arkalarında sövüp meydanlarda cennetle müjdelemesi var ki mevzusunu dahi etmek istemiyorum. Milletin içinde müslümanlık olması dindar gezenin de dinsizin de işine geliyor çünkü şehitlik makamı olmasa 40.000 şehit bu ülkenin yıkılmasına yeterdi. 40.000 tane gencecik insan yalan yere harcandı bu devletin elinde.
Müslümanlık bu ülkede söz sahibi herkesin işine geliyor çünkü dinin öğretileri insana sükunu, birlik ve beraberliği aşılıyor. Dini kullananlarca ve diğerlerince sömürülmüyor olsa çok güzel öğretiler bunlar. Dünyevi açıdan düşünülünce adaletsizlikler ve haksızlıklar karşısında akıl ve ruh sağlığını korumak için gerekliler de. Bizim milletimiz çekip tetiği gözünü kırpmadan adam vurma seviyesine geldiğinde bir “la havle vela…” çekip kendini sakinleştirmeyi bildiğinden her türlü saçma adaletsizliğe göğüs gerebilmeyi öğrenmiş ve göğüs gerdikçe daha fazlasına maruz bırakılmıştır. Kim tarafından? Devlet baba tarafından!
Bizim milletimizin her türlü masum duygusu sömürülmüştür ve sömürülmektedir. Henüz üzerinden bir asır geçmemiş olan ağır bağımsızlık mücadelesi henüz unutulmamış, unutturulmamıştır. Bizim milletimiz esaret altında kalmamak için her şeyinden vazgeçip dişiyle tırnağıyla bu vatanı kazandığından, bağımsızlık için her türlü yokluğa razı olduğundan savaştan sonra da yokluğa razı olmaktan vazgeçememiştir. İnsanlar devletime zeval gelmesin diye ne vergi dayanmışsa ardına ses çıkarmamıştır. Ne zulüm edildiyse razı olmuştur.
İyi de bu bağımsızlık mücadelesi gavurun elinde köpek muamelesi görmemek için değil miydi? Ne oldu? Kurtardık devleti ama bu sefer tasmayı kendi devletimiz taktı. Geçenlerde ülkesini ABD bağımlılığından kurtarmayı vadederek iktidara gelen ancak başaramayınca istifa eden Japonya başkanını gördüm ve kendimize bir kez daha acıdım. Kendime acıdım.
Artık o kadar sinmişiz ki bizim maaşımızla varolan devlet dairelerinde umursamaz davranışları, mahkeme suratlı memurları bile eleştirmiyoruz. Oysa devlet daireleri bile başlı başına kaosa neden olmalı.
Bir de milletin iliğine kadar soyulduğu vergilerle vücuda getirilip özelleştirilen kurumlar var. Özelleştirmeye karşı olduğumdan değil, devletin özelleştirdiği şirketle beraber halkına zulüm eden tarafta olmasındandır şikayetim. İnsanına ekmek vermeyip parasını, malını söke söke alan devletedir öfkem.
“Biz insan taşıyoruz” diye kendine slogan belirleyip Avrupa’da hayvanların taşınmadığı şartlarda insan taşıyan İETT gibi insan düşmanı kurumlaradır kinim. İcraat için kurban verilmesini bekleyen yönetimleredir. Kırmızı ışıkta geçen otobüsün öldürdüğü öğrenci, kapıdan inerken hareket eden otobüsün tekeri altında beyni patlayan kadın, sellerde derelere kapılıp giden ve hiç arkası sorulmayan işçiler…
Bir de derdini anlatamamak var ki en çok koyan o belki de. Şikayet ettiğinde dilekçe isteyip; verdiğin dilekçeye bir kez bile bakmayan o memurlar. Sıfıra yakın beyin kullanma kabiliyetine sahip şoförlerin sayısının çokluğu. Olmadık saatlerde, olmadık yerlerde çalışma yapan ekipler. Sesini yükseltirsen işini çözmeyenler. Tipini beğenmediğine köpek muamelesi yapanlar…
Hangi birini saymak lazım bilemiyorum. Şehitler, üç kuruş için can güvenliği olmadan çalışan üç kuruşa muhtaç edilmiş maden işçileri, Allah’a emanet gün geçiren İstanbullular, Google’da muhatap bulamıyoruz diye ajitasyon yaparken milletin muhatap bulamadığını düşünmeyen bakanlar, kadroyu aldıktan sonra daireye gelip gün geçiren memurlar, işsizlik patlamasını örtbas etmek için üniversite kontenjanlarını ikiye katlayan hükümet, gaz veren söylemlerle birbirinden farksız olan muhalefetler, masa başlarında toplum mühendisliğine soyunan bürokratlar, İslam’ı veya Atatürk’ü menfaatlerine kılıf yapıp kitleleri sömürenler, “sıra bize gelse de intikam alsak” diye bekleşenler…
Gurur duyamıyorum. Vatan adına yapılan saçmalıkları görünce ne Türk’üm diye, ne de Türkiye’deyim diye gurur duyabiliyorum. Eğer bu bozuk sistemde bir çark olabilmişseniz ya da devletime zeval gelmesin de ben her şeye razıyım diyebiliyorsanız siz gurur duyabilirsiniz, anlarım. Ben ne bu çarkın bir parçası olana, ne de devlete zeval gelmesin diye bu alçaklıklara eyvallah diyebilenlere saygı duyuyorum. Vatandaşının haklarını vermeyen devlet, üstündekiler ve içindekilerle beraber yerin dibine batsın! Varsın ben de onla beraber batayım…



Yorum yok.